İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech
MILAS
marketlerlogo2.png

twt-btn.pngfb-btn.png

videoana_246a7.png

giydirme1.gif

 

giydirmealt.gif

giydirmealt-2.gif

 
 
 
 
 
 

paylas2_0ca43.png
 
Duyarlılığını Göster Haberi Sen de Paylaş

Aile hayatımız

(33 Duygu)
(28 Duygu)
(34 Duygu)
(23 Duygu)
(32 Duygu)
(29 Duygu)
(34 Duygu)
 

ibrahim-aydn-150x150.jpgAziz müminler! Bir milletin ve toplumun temel taşı ailedir. Aile ana, baba ve evlenmemiş çocuklardan meydana gelir. Ailenin temeli meşru nikâhla, evlilikle atılır. Her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti aile yuvasıdır. Evlerimizi, yuvalarımızı İslâmî ölçülerle ve imanın ışığında kurduğumuz takdirde yuvalarımız bir cennet köşesi, saadet ve huzur bahçesi olur. Sağlam esaslar üzerine kurulan mesut yuvalardan meydana gelecek toplum da huzurlu olur. Dinimiz hem ferdin, hem de cemiyetin huzurunu temin etmek için evlilik müessesesine ehemmiyet vermiş; onu korumak ve mutluluğu artırmak için bir takım ölçüler getirmiştir. Karı, koca ve diğer aile fertleri arasındaki münasebet, yakınlık, hürmet, şefkat ve muhabbet yalnız bu kısa dünya hayatı Ölçüsüyle değil, ahirette, ebedî hayatta bu münasebetlerin devamı ölçüsüyle hareket edilmesi lâzımdır. O zaman aralarındaki hürmet, şefkat ve sadakat samimî olur. Daimî bir arkadaşlığın hatırı için birbirlerine her fedakârlığı, karşılıklı hürmet ve merhameti yapabilirler. Bu saadeti Allah'a ve ahirete iman temin eder. İmanın hâkim olmadığı bir ailede her şey geçici ve menfaate dayalıdır. Temel çürük, merhamet mecazi, saygı ve sevgi yapmacıktır, hayvanidir. Menfaatlerin ve galip hislerin merhamet ve hürmeti mağlup ettiği bir ailede o dünya cenneti cehenneme döner. Aile fertleri azap içinde kalır.
Aziz müminler! Ebedî rehberimiz, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz ümmetini aile yuvası kurmaya davet ettiği hadis-i şeriflerinde bakınız ne buyuruyor: "Aile yuvası kurunuz! Hıristiyan ruhbanları gibi olmayınız!
Kul evlendiği vakit dinin yarısını tamamlamış olur. Her mümin ahiret hayatının saadetine yardımcı olacak bir hayat arkadaşıyla evlensin. Rızkı aile yuvası kurmakta arayın!
Evleniniz, çoğalınız! Ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim! Gençler! İçinizden evlenmeye gücü yetenler izdivaç etsin! Zira evlenmek gözleri haramdan daha çok korur, zinadan muhafaza eder. Gücü yetmeyenler de oruç tutsun!
Nikâhla evlenmek benim sünnetimdir. Meşru bir mazereti yokken sünnetimi takip etmeyen benden değildir." Bu tavsiyelere uyarak, zaman ve şartlar müsait olunca çocuklarını evlendirmek ana ve babaların çok önemli vazifelerinden biridir. Hepimizin gençlere yardımcı olması lâzımdır. Dininden ve ahlâkından razı olduğumuz bir kimse kızımıza veya oğlumuza talip olursa, "Kolaylaştırınız, güçlük çıkarmayınız!" hadisiyle amel etmeliyiz. Görenek belâsı, Avrupa modası yüzünden; yuva kurarken yapılan israflar ve ölçüsüzlükler yüzünden gençlerin dünya ve ahiret hayatları tehlikeye düşmektedir. Malûmdur ki, neslimizin sağlıklı şekilde devam etmesi; devletimizin, milletimizin bekası, kurulacak meşru aile yuvalarıyla mümkündür. Neslin hayırlı çoğalması herkesçe önemlidir. Sağlıklı, dindar, faziletli, ahlâklı nesillerin çoğalmasından hiç kimse endişe etmesin! Mahlûkatı yaratan ve besleyen Allah'tır!
Muhterem Müslümanlar! Aile yuvası kuralken şu hususlara dikkat edilmelidir: Karı koca birbirine denk ve münasip olmalıdır. Bu da en mühimi diyanet noktasındadır. Dindar olanı tercih edilmelidir. Hadis-i şerifte, "Kadın üç özelliği için nikâh edilir: Güzelliği, malı ve dini için. Sen bunlardan dindar ve güzel ahlâka sahip olanı tercih et! Varlığın artsın!" buyurulmuştur. Yalnız maddî güzelliği için; malı, maaşı, diploması için yapılan tercihler zararlı netice verebilir. Kadının işi, evindedir. O, anadır; şefkat kahramanıdır! Huzur ve mutluluğu evinde bulur. Kadın ve erkek arasındaki esaslı ve şiddetli alâka yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Kadın yalnız dünya hayatıma mahsus bir hayat arkadaşı değildir. Yalnız gençlik, güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil, sonsuz hayatta ebedî bir hayat arkadaşıdır. İşte evlilik tercihi buna göre yapılmalıdır. Taraflar birbirini ağır tekliflerle zor duruma düşürmemelidir. "Nikâhın hayırlısı, kolay olanıdır.” Herkes imkânına göre harcama yapmalı, çevreyi ölçü almak gibi bir yanlışlığa düşmemelidir. Düğünler nezih, temiz, İslâmî ölçülere göre yapılmalı; Bizler Müslümanız, her şeyimiz İslâm'a göre olmalı! Huzur, bereket ve saadet yalnız İslâmiyet'te ve imandadır. Bizlere sünnet-i seniyyenin bir meyvesi olarak evladan veren, Allah'tır. Onları evlendirirken o nimete şükür olarak bir Müslümana yakışır şekilde düğün yapmalı; dualarla, zikirlerle kurulan yuvanın temeli sağlam atılmalıdır. Düğünlerde bir takım günahları işlemek, işletmek hem şükürsüzlük, hem de yuvanın temeline dinamit yerleştirmeye benzer. Melekleri kaçırıp, şeytanları çağırmak bir Müslümanın işi olamaz! Meşru dairedeki keyiflere kanaat etmek lâzımdır.
Mümin kardeşlerim! Aile yuvası bir binaya benzetilecek olursa, o binayı ayakta tutacak 4 temel direk vardır: Karşılıklı sevgi, müsamaha, itimat ve fedakârlık. Bir ailenin mutluluk içinde yaşaması, birbirine güven, emniyet, sadakat, samimî mutlu o karı-kocaya ki, günahlardan sakınmakta, farzları, vacipleri, sünnetleri işlemekte birbirlerine yardımcı olurlar. Sünnet-i seniyyenin meyvesi olan çocuklarını kendilerine davacı değil, şefaatçi olarak yetiştirirler. Aile hayatının devamı için her fedakârlığı yaparlar. Dikkat ediniz! Küçük bir dünyamız ve cennetimiz olan aile yuvalarımızın tahribine çalışan düşmanlarımız var. Bizleri can evimizden vuracak silahları var. Uyanık olunuz! Düşmanlara şuursuzca yardım etmeyiniz. O yılanları evinize sokmayınız. Kendi elinizle yuvanızı yıkmayınız. Nefsinizi ve ailenizi ateşe verip yakmayınız. Dünya cennetini cehenneme çevirmeyiniz, cehennemden koruyunuz. Şu hadis-i şerifte "Allah katında helâl olan şeyin en sevimsizi, hanımını boşamaktır." "Meşru mazereti yokken kocasından kendisini boşamasını isteyen kadına cennet kokusu haramdır." "Karıyla kocanın arasını açan bizden değildir."
Ailede sevgi
Aile, toplumun maddi olarak en küçük, fakat manevi olarak da en önemli birimidir. Toplumu meydana getiren, yoğuran, oluşturan temel yapı ailedir. Ailesiz bir toplum hayatı olmaz. Ailesiz toplum kurmak isteyenler, tarih boyunca daima hayal kırıklığına uğramışlardır. Çünkü aile, Rabbimizin kurduğu ve Allah Elçileri’nin de uygulamasını bize gösterdiği bir yaşama biçimidir. Bu sebeple aile, kutsal bir yapıdır. İnsan için en uygun, en sağlam ve en huzurlu hayat tarzıdır. İnsanın evi, onun için küçük bir cennettir. İnsan en çok, aile yuvası haline getirdiği evinde rahat eder. Aile, sevgi ocağıdır. Sevgiden öte şefkatlerin yaşandığı, öğrenildiği ve benimsendiği ilk mekteptir. Sevgi mektebinin ilk öğretmenleri, anne ile babadır. Şefkat kahramanı olan anne, sevgi mektebinin başöğretmenidir. Baba da annenin yardımcısı, destekçisi... Bu yüzden, aile, babasız eksiktir ama annesiz hiç mümkün değildir. Abla, anne yarısıdır. Ağabey de, baba temsilcisi. Kardeşler ise, sevgi yuvasının neşesi. Büyükanne ve büyük babalar, evin bereket ve feyiz kaynağı. Ana sigortadır.
Ancak bu dua fabrikalarını, bugün, büyük ölçüde aile yapımızdan sildik. Ve anne-babanın işini zorlaştırdık. Büyük anneler vardı: Soğuk kış gecelerinde, bize yatağımızda sıcacık sarılır ve masallar, hikâyeler anlatır, öğütler verirlerdi. Çoğumuz ilk dersimizi onlardan alırdık.
Büyük babalar vardı, yaslandığımız sıradağlar gibi.
Varlıklarını hep hissederdik. Sıkışık anlarda nasihat eder, çıkış yolu gösterir, tecrübeleriyle çözüm üretirler, bize yol ve yöntem gösterirlerdi. Babaların sabrı bittiğinde, annelerle iletişim koptuğunda, onlar devreye girerlerdi.
Onlar, gerçekten dost olurlardı. Sırları saklayan, dertleri paylaşan, birlikte gülüp, beraber ağlayan dostlardı onlar. Anne bir sükûnet limanıydı, şefkatine sığınılan. Baba, gücü hizmetimizde olan bir kahramandı... Ne kadar mutlu idik öyle günlerde... Ve ne kadar huzurlu... Kendimizi hep güvende hissederdik. Hep arkalı, hep beraber, hep güvende… Bizim için fedakârlık edecek insanlar hep yanı başımızdaydı. Gözü, gönlü üzerimizde bulunan sevgi ve şefkat kahramanlarımızdı onlar.
Ailede ihlas
Kaç yaşında olursak olalım anne babamızın gözünde onların küçük çocukları olarak kalacağız. Bir gün teyzem bir dükkâna girmiş ve "Benim çocuk için atlet alacağım" demiş. Küçücük atletleri getirip tezgâha dizmişler. Teyzem şaşırmış ve gülerek ‘Benim oğlan yirmi yaşında’ demiş. O da beş çocuktan en küçük olanının yaşı, en büyüğü neredeyse elli olmuş. “Ben artık büyüdüm!” diye haykırır çocuk. Çocuk muamelesi yapılmamasını, büyüdüğünün kabul görmesini arzular. Aslında hiçbir çocuğa "çocuk muamelesi" yapılmamalı ya; ergenliği yaşayan gence hiç yapılma malı İki yaşındaki küçük yeğenim sofraya oturduğumuzda hemen başlar: “Benim tabağım nerede? Hangisi benim çatalım? Benim çayım?” Çocuk, kendisinin ayrı bir fert olduğunu ve özerkliğiyle kabul görmesini daha, döke saça kendi başına mama yemeye çalışırken, elini tutmadan yolda kendi halinde yürümeyi arzularken ilan eder. Anne baba da, artık çocuğun tutan eli, yürüyen ayağı, gören gözü olma durumundan ister istemez çıkmaya başlar. Uzmanlar bebeklik ve çocukluğa geçişi 0-2 yaş olarak belirlemiş. İki yaşından sonra o artık bebek değil çocuktur. Ve tıpkı bir gencin ergenlik devresi gibi biraz çalkantılı ve kendi özerkliğini kabul ettirme küçük savaşı vardır. Tabi ergenliğe geçişte bu savaş ötekine nazaran daha büyüktür. Akıl baliğ olunduğundan ki bu, bir anda artık her şeyi bilmeye başlamaktan değil, kendi başına düşünebilme ve kendisiyle ilgili kararları kendisi alabilme güçlü arzusunun ön plâna çıktığı bir haldir. Dinin teklif olarak sunulduğu bu "Kapıdan kendi arzusuyla girmeye davet" durumu, "Burada düşünen ve önemli kararlar almaya namzet bir akıl var" haykırışıdır. Bilindiği üzere din bir tekliftir zorlama değil ve akla kapı açıp cüz'i iradeyi elden almaz. "Doğru bu, yanlış bu, düşün taşın karar ver," süreci başlar hayatın sonuna kadar. Bu yüzden anne baba olarak çocuğa telkin ve yer yer icbar uygulanabilirken, akıl baliğ olan ve "hayatındaki en önemli teklif olan din ile" karşı karşıya olan gence, artık telkinle değil "tebliğ" ile yaklaşma zamanıdır. Tebliğ, doğruyla yanlışı ona göstermek ama cüz'i iradesine yine de saygılı olmaktır. Asla ve asla icbar, baskı, sindirme, korkutma gibi negatif ve itici, kişi haklarına saygısız bir tutum içine "Ne demek, o benim çocuğum" sahiplenişiyle girilmeyecek bir sürecin başlama zamanı. Çünkü o artık sadece anne babanın çocuğu değil, bu nispet anne babaya göredir; ilk olarak Allah’ın kulu ve hatta anne babanın da aynı zamanda din kardeşidir! İnsan "Allah’ın kulu" nazarıyla baktığında bir karıncayı da incitmekten sakınır. Din kardeşine ise onun haklarını gözeterek ve ibadette herkesin kendinden sorumlu olduğunu bilerek yaklaşır. Din kardeşinin tökezleyen bir halini görse, mesela namazda gevşekliği var diyelim. "Nasıl etsem de onu kırmadan güzel bir yolla ima edebilsem" diye tebliğde akla karayı seçerken, "Benim çocuğum nasılsa" diye haddi aşan bir sahiplenişle, "Ulan kerata! Sabah namazına kalksana! Hâlâ yatıyor musun?" diye gürlemek, nasıl bir resim vermektir çocuğun dünyasında? Önce saygı. Allah’ın kuluna ve din kardeşine saygı. “Ben büyüğüm, ben sana şefkat edeceğim sen de bana hürmet et" değil sadece. En önce Allah’tan dolayı ona saygı... Çünkü o artık bir ergen, bir genç. Cihazları açılmaya ve işlemeye başlamış bir genç. Kendi döküleceği denizi kendi seçmek isteyen bir dere! Ona ancak doğrular, iyiler gösterilerek, alacağı kararlarda yardımcı olmak vardır. Artık onun yerine karar vermek yoktur! Ergenlik denilen dinin teklif olarak akıl, kalp, ruh ve vicdanımıza sunuluşu, cihazlarımızın açılmaya, işlemeye başladığı bu süreçte, anne babadan yüzeysel bir kopuş, kendini oluşturma vardır. Bu kopuş ve onları itmek, bazen beğenmemek önemli bir yola çıkıştır ki, yadırganacak hiçbir tarafı yoktur. Bu kopuş, Allah’ı kendi dünyasında aramaya çıkmaktan doğar. Anne ve babadan gelenleri taklit yoluyla yaşamak değil, artık tahkikle, yaşadığı iyi kötü, olumlu olumsuz hadiselere bakarak, hayatın anlamını ararken, kendisinin ne ve nasıl olacağını merak ederken, bulmaya, oluşturmaya çalışırken, Allah’la kendisi arasındaki özel dünyayı oluşturmaktadır içten içe. Bu yüzden insanın en hassas, en karışık, en çetin, en içsavaşımlı devresidir ergenlik. Anne babanın hiç unutmaması gereken nokta tam da burasıdır. Artık gence önemli bir teklif gelmiştir ve iç dünyası buna göre şekillenmeye koyulur. Yapılacak tek şey, tebliğ ile aklına kapı açıp cüz'i iradesi serbest bırakılarak, gencin özellikle fikren yanında olmaktır. Allah’ı kendi dünyasında, kendi isteği ve iradesiyle, tahkikle yaşamaya başlayıp özel ibadet alanını oluşturduğu, yer yer baskın çıkan hevesattan tökezlediği bu evrede, her türlü iticilik ve kırıcılıktan uzak olup, sevgi, saygı ve değer verişle, ona yardımcı olmaktan öte bir şey yapılamaz. Bir kabuk kırılıp içinden başka bir canlı, yani bir civciv çıktığı bu evrede, Demokles’in kılıcı gibi tepesinde gelgitler yapmak değil! "Kedi aslana dönüşüyor neyle dizginleyeceğiz, nasıl kafeslesek" de değil! İhlas ve Uhuvvet Risalelerinde geçtiği gibi; önce Allah’ın kulu ve din kardeşi olan onunla en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak zamanı başlamıştır! İhlas... “Anne babadan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın 'öf' bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: 'Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.' "Sizin içinizde olanı Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak ki O kendisine yönelenler için çok bağışlayıcıdır.” Anne baba gerçekte çocuk için “En hakiki dost ve en sadık muhib(seven)dir." Ancak o büyük sevgi ve şefkatin yansıyışında ihlas ön plânda olmalıdır ki, "Oğlum paşa olsun" dünyevî kanat geriş, her iki taraf için de hüsranla sonuçlanmasın. Hakiki ihlâs ve hakiki bir fedakârlık taşıyan annelik şefkati dünyevî amaçlı akarsa, beklenilenin aksi netice verecektir her zaman. Her ihlas sız işte olduğu gibi... Evet, 21. Mektup, üstte mealen alınan ayet eşliğinde, bilhassa çocukların anne babaya olması gereken yaklaşımıyla ilgili ikaz ve ihtarlar içerir. Artık çocuklar, yani erişkinler yaşlanıp birer çocuk ruh halini alan anne babaya merhamet kanadını germeye çağrılıp, rol değişimine dikkat çekilir. "Onlar beni nasıl besleyip büyüttülerse sen de onlara merhamet et" şeklinde Rabbe yönelik duanın öğretilmesi, sevgi ve şefkati doğrudan anne baba yüreğinin kendisinden değil, Allah’tan bilmeyle ilgilidir. Bu da, onların yansıtışındaki eksik ve kusurları görmezden gelip, başta Allah’a şükür içinde bulunmanın ve anne babanın kardeşler arası adaletsizlik, yansıtamayış, yanlış yansıtış, baskı, incitme gibi çocuğa yönelik her türlü kusuru, çocuğun yüreğinde bağışlamasına ve yeni bir sevgi ve şefkat haline bürünmesine yol açar. Hazır roller değişmiş, ipler çocuğun eline geçmişken yaşlı anne babadan intikam değil Allah adına ihlaslı bir kol kanat germe! Bu, çocuk yaralı psikolojisi ve belki şımarık ruh haline önemli tedavi yapan bir ayet bana göre. Anne baban seni vaktinde çok kırmış, anlamamış, incitmiş olabilir. Ama şefkatlerini yanlış kullandıkları, belki kullanamadıkları için böyle olmuştur; seni sevmeyip şefkatsiz olduklarından değil! Şimdi yaşlandılar ve “öf” desen fazlaca incinecekleri bir hassas yürek taşıyorlar. Evet, ipler biraz senin elinde gibi duruyor, ama küçükken seni besleyip büyütmüş olmalarını, güzel anıları düşünerek Allah’a şükür ve o iki en hakiki dosta teşekkür haline bürün! Ama söz aramızda kalsın, bu ayetle anne babamıza gerekli gereksiz ne çok öfleyip püflediğimizi hatırlayıp pişman olmaktan öte, asıl beni son iki ayet etkiliyor. “Sizin içinizde olanı Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak ki O kendisine yönelenler için çok bağışlayıcıdır’ kısmında bazen ağlayasım bile geliyor. Şu “Oğlum paşa olsun” dünyevi amaçlı bulanık gelen şefkat yansıyışını hatırlıyorum ister istemez. “Oğlum paşa olsun ki beni de dünyada iyi ve rahat yaşatsın, gururlanayım, koltuklarım kabarsın” beklentisi yani. Ve çocuğa ihlastan tamamen kopmuş böyle bir beklentiyle yönelmek, bilhassa ergenin özel ibadet alanı oluşturma sürecinde ve Rabbini içinde tanıyıp sevme ve yaşama, sual ve merak döneminde böyle bir beklenti içinde olmak, gençte ne büyük içsel tahribatlar yapıyor! Herhalde oğlu paşa olsa bile anne babanın kendisine bir hayrı olmayacaktır bunun! Çocuk ne isterse o yanlış şefkatle temin etmeye çalışmak; isteklerin sınırsız, ama imkanların sınırlı olduğunu öğretememek, çocuğun kendisini "Her şeye kadir ve herkese hükmeden biri" olarak görmesine yol açar. Bu da bir kul olarak, Rabbiyle kurduğu, kurmaya çalıştığı özel ibadet alanında önemli bir tahribattır. Herkesin kendine itaat ettiği bir çocuk, başta Rabbine, sonra ailesine itaatkâr olamaz. Şımarmış bir nefis daima daha fazla şımartılmak ister. Anne babadan gelen yanlış ve dünyevi şefkatin nihayet bir gün karşılığı istendiğinde, "Hadi bakalım, biz yaşlandık, şimdi de bize bakma sırası sende!" dendiğinde, illa ki eli boş dönerler. Zira akan suyun yolu kesilmiş ve su kurumuş bir durumda, zaten yüzü asıktır. Büyümüş ve bu kez kendi kendini şımartmanın çaresine bakıyorken çalışıp kazanarak, kendi suyunu kendi çıkarıyorken! "Zaten vermeyi kestiniz, ben temin etmeye başladım, şimdi benden istiyorsunuz" diye içsel kibir ve nefrete bürünür. Bu akan suyun kesilmesi ve suyun bu kez tersine akıtılmak istenmesi, şımarmış bir nefis için oldukça güç bir durumdur. İnsaniyeti sukut etmiş ve canavara dönüşmüş bir evlattır o; çünkü ihlassız, ahiretsiz, yanlış ve dünyevî amaçla kuşatıldığı şefkat, onu bu hale getirmiştir. Çocuk artık çalışsa da eve para getirse, paşa olsa da paşa paşa yaşasak, türünden ihlastan uzaklaşmış bir şefkatle, "Şimdi onun her dediğini yapalım ki, ilerde de o bizim bir dediğimizi iki etmesin" mantıksız ve ters tepki veren her türlü maddi çıkar amaçlı yaklaşım, nefsi hoş tutulmaya alışılmış bir çocuk için karşılanması güç ve hatta imkânsız bir boşuna beklentidir. Sadece iki taraf için de mahvoluş ve hüsrandan söz edilebilir. Ergenlik çağında, çocuğa başta şefkat olmak üzere, ihlassız her türlü girişim ve yaklaşımdan uzak olmalı ki, o iç dünyasını sağlam oluşturabilsin. Rabbi tanıyıp sevmesinde ona fikren yardım etmek kadar büyük bir iyilik olamaz! Ve unutmamalıdır ki, Rabbini sever ve Onun rızası için yaşamayı öğrenirse, başta anne baba olmak üzere, herkesin hukukuna zaten riayet edecek ve bunu da memnuniyetle yapacaktır. Bir gün paşa olamasa da dünyevî anlamda, belki halis bir evlat olarak anne babanın defterine ebedi sevaplar işleyecektir, hatta belki şefaatçi olacaktır, kim bilir...
Aile içi problemler
Günümüzde aile içinde pek çok problemlerle karşılaşılmaktadır. Çocuklarla ebeveyn arasında ve karı koca arasında geçimsizlikler, boşanmalar vs. Bunların olmaması için temelde gerekli olan nedir?
Bahsi geçen bütün problemlerin ana kaynağı iman zayıflığı ve İslam’ı yaşamamak ve İslam ahlakıyla ahlaklanmış olmamaktır. Çaresi de çok kuvvetli bir iman dersi, dinimizi yaşamak ve İslam ahlakı ile ahlaklanmaktır. Meselâ Allah’a sağlam bir surette inanan, onun razı olduğu ve olmadığı şeyleri bilen ve hayatın dünya hayatından ibaret olmadığını, ebedî bir hayatın kendisini beklediği bir insanın ailesine bakış açısı, onlara muamelesi ve onlara bağlılığı elbette müspet manada değişecektir. Meselâ ebedî ahret hayatına inanan ve orada saadete kavuşmak için gereken vazifelerini yerine getiren bir ailenin fertleri, birbirine ebedî hayat yoldaşları olarak bakacaktır. Ailesine dünya hayatının geçici yoldaşları olarak bakan birisi ile ebedî hayat arkadaşları olarak bakan birisinin ailesine karşı duyduğu sadakat, sevgi ve bağlılık duyguları elbette bir olmayacaktır. Bu açıdan faydalı olacağını düşündüğümüz bir makaleyi aşağıya alıyoruz.
Aile içi iletişim
Aile insanın hayatında en önemli bir merkez, en esaslı bir lokomotif, dünya saadeti için bir cennet, sığınılacak en güzel bir yer ve herkesin küçük bir dünyasıdır.
Ebeveynler birbirlerine dünyada hayat arkadaşı, yoldaşı olduğu gibi ebedi hayatta da sürekli arkadaş ve yoldaş olduklarını bilmeliler. Gençlikte olduğu gibi ihtiyarlıkta da bu birliktelik devam edecektir. Uzun olan bu beraberliğin hatırı için şahsi kusurlara bakmamak gerekir. Zira insan eski bir dostunu küçük hatalar için hemen kırmaz/kırmamalı. Dostun eskisi muteberdir insanlar arasında.
Bu ilişkilerin zedelenmemesi için:
• Samimi, ciddi ve vefalı bir şekilde karşılıklı olarak hürmet…
• Hakiki, şefkatli ve fedakarlık göstererek yapılan karşılıklı merhamet gerekmektedir.
Ebeveynler böyle düşünüp hareket tarzlarını bu şekilde belirlerlerse şu güzel sonuçlar kaçınılmaz olur:
• Samimi hürmet,
• Sevgi,
• Şefkat,
• Sadakat,
• Kusurları görmeme,
• Yuvada saadet.
İletişim, fikirlerin, duyguların çeşitli yollarla karşı tarafa aktarılmasıdır.
Aile içi sağlıklı iletişimin önemi:
• Aile bireylerinin ruh sağlıkları,
• Bireyler arasındaki güven,
• Çocuk gelişiminin en üst düzeyde sağlanması,
• Aile içinde bireylerin “birey” olarak algılanması,
• Bireylerin aile içinde mutluluğu yakalamasından kaynaklanmaktadır.
Sağlıklı bir iletişim için:
• Açık ve doğrudan iletişim kurun,
• Sadece kendi isteklerinizi değil, karşı tarafında ilettiği mesajları dikkatlice dinleyin. Algılamaya çalışın.
• Karşı tarafın yaşını, olgunluğunu dikkate alın,
• Yüz ifadesi ve beden dilini güzel kullanın. Yemek güzel olmuş derken yüzünüzü ekşitmeyin,
• İletişimde amaç problem çözmektir,
• Çocukları kötü sıfatlarla etiketlememek…(sakar, beceriksiz gibi)
• Çocukları şartsız sevmek…(bunu yaparsan seni daha çok severim gibi şartlar koymamak)
Çocuklarımızın;
• Şefkatli, merhametli,
• Cesur,
• Olaylara karşı dirençli,
• Kabiliyetlerin üst sevide gelişmesi,
• Hayallerinin gerçekleşmesini istiyorsak;
Merhametli ve kudretli bir Allah’ın olduğu inancını çocuklarımıza verelim. Ta ki onlar için en büyük bir dayanak noktası, yardım isteme noktası ve manevi bir kuvveti onlar için sağlamış olalım.
Aile içi olumlu iletişim
Öncelikle sabrımızı doğru kullanmalıyız. Geçmişi geride bırakmalıyız. Geçmişin sıkıntılarını ve geleceğin endişelerini içimizde canlı tutmamalıyız. İçimizde bunlara karşı büyük bir direnç göstermemeliyiz. Şu anda sizler ve bizler geçmişte yaşamıyoruz. Gelecek ise daha gelmemiş. Elbette tedbir alacağız. Ama şimdi olmayan sıkıntılardan dolayı dövünmek divaneliktir. Yarın aç kalırım korkusuyla bu gün çokça yemeye benzer. Üslubumuza dikkat etmeliyiz. Olumlu cümleler kullanmaya dikkat etmeliyiz. Kelimelerin sihir gibi tesir yaptığını unutmayın. Güzel kelimeler güzel düşünce kalıplarının oluşmasını sağlar. Düşünce kalıpları güzel olursa, güzel tavırlar ortaya çıkar. Onun için bir şeyi anlatırken anlatım tarzımıza dikkat etmeliyiz. Değişen rollerimizin farkında olmalıyız. Yuvamızda hanımımızın kocası, çocuklarımızın babasıyız. Onlar bizim kocalık ve babalık sıfatımızla muhataptırlar. Bu sıfatlar neyi gerektiriyorsa onları yapmalıyız. Dışarıda amir olabiliriz. Ama evde değil. Gerektiğinde evde çocuğumuz sırtımıza biner kendisiyle oyun oynarız. Kısacası dışarıdaki ve evdeki rolleri karıştırmamalıyız. Aile bireylerinin söylediklerine dikkat etmeliyiz. Söylenenlerden bir takım anlamlar çıkartıp bu manaları kast ettiklerini düşünüp onları suçlamamalıyız. Düşündüklerimizi onların sözleri gibi karşı tarafa aktarmamalıyız. Yoksa hiç düşünmedikleri şeylerle onları suçlamış olabiliriz.
Sözün özü cehalet bütün kötülüklerin başıdır. İlim ise güzelliklerin kaynağıdır.
Peygamberimizden tavsiyeler:
• Oğlum ailenin yanına girdiğinde selam ver ki ev halkına bereket olsun.
• Sizin en hayırlınız aile ve çocuklarınıza en hayırlı olanınızdır. Kadınlara ancak kerim olanlar ikram eder. Ve onlara ancak leim (kötü) olanlar ihanette bulunur.
• Sizin en hayırlınız aile fertlerine en şefkatli olanınızdır.
• Kadınların hayırlısı yüzüne baktığın zaman seni mesrur eden senin bulunmadığın zamanda da namusunu ve malını koruyandır. Bir kimse hanımına buğz etmesin. Zira hoşlanmadığı huyları varsa ona mukabil memnun olacağı huyları da vardır.
• Kocana hizmet etmen bir sadakadır.
Aile nimettir
Bizi yaratan Rabbimiz, çevremizi sayısız nimetlerle donatmıştır. Hayatımızı devam ettirmemiz, beslenmemiz, gelişmemiz, korunmamız, güzellikleri hissetmemiz, huzur ve güven duymamız için binlerce nimet. Bu nimetlerden bir bölümü hemen fark edilemeyen, ancak üzerinde düşünüldüğünde büyüklüğü, manevi kıymeti idrak edilen, yokluğu kendini daha çok belli eden, derin boşluğun ve burukluğun hissedildiği nimetlerdir. Huzurlu bir toplumun kaynağı ailedir. Aile, her aklıselimin idrak ettiği bir nimettir. Farklı açılardan üzerinde düşünüldüğünde kıymeti daha da iyi anlaşılan bir nimettir. İçinde feyiz ve bereketin, hayır ve güzelliklerin yaşandığı bir yuva, anne için bir nimet, baba için nimet, dede, nine için nimet, hatta amcalar, dayılar, teyzeler, halalar için nimet, çocuklar için gerçekten büyük bir nimettir. Bir başka ifadeyle; bir çocuk için en büyük nimetlerden biri, içinde sevgi ve hürmetin bulunduğu, İslâm nuruyla aydınlanmış, nafakası helal, ahlâkî güzelliklerle dolu, edep ve terbiye ile taçlandırılmış bir yuvada dünyaya gelmesi ve yetişmesidir. Böyle bir nimetin, gerçekten gıpta edilmesi gereken bir nimet olduğu, başka imkânlarla kolay- kolay kıyaslanamayacağı her fıtratı bozulmamış insan tarafından kabul edilir. Çocuğun varlığına, dünyaya gelişine sebep olan anne ve babanın da yavrusuna sunacağı en büyük hediye böyle bir yuvadır. Allah'ın adını anarak ahitleşmeleri, yuvalarının temellerini onun rızasına uygun olarak atmaları, aile ocaklarını onun emrettiği, Resul’ünün (sav) irşat ettiği gibi güzel hasletlerle donatmalarıdır. Güzel ahlak, çocuğun süsüdür! Anne ve babalar için, içinde güzel ahlâk ve terbiye ile filizlenmiş, her adımda gönle sürur veren, göz nuru olan çocukların var olması, yuvanın onların varlığıyla dolmasıdır. Dedeler ve nineler için bunların her biri diğerinden güzel ve katlanmış nimetlerdir, göz ve gönül süruru dur. İşte o zaman hayat daha güzel, yarınlar daha ümit vericidir. İslâm nuruyla şeref bulan her mümin tarafından bu gerçek fark edilmeli, nasıl bir nimet olduğu idrak edilmeli, yuvalar hayatın manasız akışı içinde ihmal rüzgârlarının her bir ferdini istediği istikamete sürüklediği evlere dönmemelidir. Birçok anne, daha küçük yaşlarda kız çocukları için çeyiz hazırlamaya başlıyor, çeyizlerinde bir kusur, bir eksiklik olmasın diye son derece titiz davranıyorlar. Eksikleri tamamlıyor, zaman- zaman gözden geçiriyor, yenilikler ekliyor, kırılanın yenisini alıyor veya yeni takım hazırlanıyorlar. Mutfak takımı, çeşit- çeşit tabaklar, tencereler, fincanlar, bardaklar ve diğerleri, oturma odası takımı, misafir odası, yatak odası takımı, rengârenk ve eşya ile uyumlu perdeler. Bu çeyizlerin yeni yuvaya taşınacağı, alınacak diğer eşya ile birlikte yuvanın döşeneceği, kenar, köşe bezeneceği anı hayal ediyor, bu hayallerini zaman- zaman başkalarıyla paylaşıyorlar. Hiç bir şey güzel ahlak gibi değildir izafe ve gösterişe kaçmamak, evlilikleri zorlaştırmamak şartıyla bunu çok yadırgamıyoruz. Ancak bunları dile getirirken düşünülmesini istediğimiz bir başka gerçek var. Onu hatırlatmak ve onun üzerinde düşünülmesini istiyoruz: Acaba hangi çeyiz, bir genç kızın ahlâkından daha güzel olabilir, onun güzel hasletlerini gölgeleyecek değere ulaşabilir? Hangi genç kız, hayat arkadaşına iffetinden daha kıymetli bir dünya malı bulup da götürebilir? Selim fıtratını kaybetmemiş bir insan için hangi dünya malı iffetin yerini tutabilir? Bütün çeyizleri bir tarafa koysanız, iffeti diğer tarafa koysanız acaba hangisi ağır basmalıdır? Bunun cevabını hepimiz biliyoruz. Ancak gerçek manada şuurunda olduğumuzu söyleyemiyor, kapıldığımız hayat selinden kurtularak yolumuzu ve yönümüzü doğru tayin ettiğimiz kanaatini taşıyamıyoruz. Kişinin saklayacağı en hayırlı hazine… Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: "Sana kişinin saklayacağı en hayırlı hazineyi haber vereyim mi? Saliha kadın. Ona baktığında gönlüne sürur verir. Bir şey söylediğinde itaat eder, yerine getirir. Yanında olmadığın zaman, hem malını hem de iffetini korur." [Ebu Davud]
Böyle bir kadın elbette ki yuvasının saadet kaynağı olur. Aynı şeyler şüphesiz erkek için de geçerlidir. Hayırlı davranışlar, salih ameller, güzel hasletler karşılıklı olunca gelişir, gönülden gönüle geçer, bereketlenir, artar ve meyve verir. Aynı şeyler erkek için de geçerlidir.
O halde dünya mallarına, mesleğe, diplomaya gösterdiğimiz dikkat ve titizliği iffet ve güzel ahlâk için de gösteriyor muyuz? Çocuklarımız için gösteri yor muyuz? Kendimize veya çocuklarımıza eş ararken gösteriyor muyuz? Kendimiz, yuvalarımızın temellerini çeyizlerden ve dünya mallarından daha değerli şeyler üzerine atmak zorunda olduğumuzu hissediyor muyuz? Ailenin çöküşü, toplumun çöküşüdür. Bu konu, günümüzde üzerinde çok ciddî bir şekilde düşünmemiz gereken bir hal aldı. Birçok değerimiz yıpranırken en çok hırpalanan ve yıpranan değerler arasında ailevi değerlerimiz de yerini aldı. Ailenin temellerinin çürümesi hem fertleri, hem de cemiyeti çürütür. Çürüyen bir millet yıkılmaya mahkûmdur. Ancak milletlerin yıkılması, çürüyen evlerin veya ağaçların yıkılmasından daha gürültülü ve daha acılıdır. Allah Kelâmı, Allah Resul’ünün buyrukları, tavsiyeleri, irşatları incelendiğinde, içinde aileyle, çocuklarla, yeni yetişecek nesillerle ilgili nice güzellikler, davranışlarında nice incelikler ve hikmetler olduğu görülecek ve bu örnek davranışlar bizlere ışık tutacaktır. Yolunda yürümek isteyenlere, doğruya, hikmete değer verenlere rehberlik edecektir. Bu buyruklar ve nasihatler bizim iki ana kaynağımızdan gelen buyruklar ve nasihatlerdir. Kur’an ve Sünnet rehberliğinde ilerleyenler hızlı ve emin adımlarla ilerler, dünya hayatında da, Sıratta da ayakları kaymaz.
Ailevî sorunların çözümüne Kur’an ve Hz. Peygamber’in yaklaşımı
Yüce Allah; yeryüzünün en değerli varlığı olan, akıl ve irade ile donatılan insanların, dünya ve ahiret mutluluğunu elde edebilmeleri için ilk insandan itibaren her topluma (Secde, 24) örneklik ve önderlik edecek bir peygamber göndermiş ve onlara kitaplar vermiştir. Son örnek ve rehber Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Peygamberin örneklik ve rehberliği namaz, oruç, hac gibi sadece formel ibadetlerde değil, hayatın her alanında söz konusudur. Toplumun en küçük birimi ailedir. Bir toplumda aileler ne kadar mutlu ise fert ve toplum da o nispette mutludur. Mutlu, eğitimli, terbiyeli ve saygılı bireyleri yetiştiren de ailelerdir. Ailelerin mutlu ve huzurlu olmalarını sağlayan ise eşlerdir. Eşler arasında ne kadar sevgi ve merhamet, saygı ve sorumluluk bilinci varsa o aile o kadar mutludur, o ailede yetişen çocuklar da o kadar sağlıklı, saygılı, edepli ve terbiyelidir. Yüce Allah, Ahzab suresinin 21. ayetinde: “Ant olsun, Allah’ın Resulünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır” anlamındaki ayet ile Peygamberimizi bize örnek göstermektedir. İyi bir insan, iyi bir Müslüman, iyi bir eş, iyi bir baba olabilmek için onu örnek almamız gerekmektedir. Onu iyi örnek alabilmek için onu ve onun tebliğ ettiği Kur’an’ı ve onun sünnetini iyi anlamamız ve hayata geçirmemiz gerekir. O yetim olarak büyüdü, sade bir hayat yaşadı. 25 yaşlarına geldiğinde ticarî işlerini yürüttüğü, Mekke’nin soylu ailelerinden birinin kızı olan 28 yaşlarındaki Hatice ile evlendi. Bu evlilikten ikisi oğlan, dördü kız altı çocukları oldu. Güzide eşi Hatice’yi çok seviyordu, mutlu bir ailesi vardı, çevresine örneklik ediyordu. İyi bir eş, iyi bir baba, iyi bir insan idi. Kadınların efendisi Hz. Hatice ile 25 yıl evli kaldı. Sevgili eşi milâdın 620 yılında Mekke’de vefat etti. Efendimiz çok üzüldü. Bu yıl, "Hüzün Yılı" olarak anıldı. Yaklaşık iki buçuk yıl evlenmedi. Sonra Sevde binti Zem'a ile evlendi. Bu yazımızda tahlil edeceğimiz ayetlerde Peygamberimizin aile hayatı, eşleri, peygamberlik ve kulluk konumu, eşler arası görev ve sorumluluklar, aile hayatının kendine özgü zorlukları anlatılmakta ve önemli mesajlar verilmektedir. Eşler arasında geçim; sabır, hoşgörü ve fedakârlık ister. Peygamber de bir insan olduğuna göre elbette eşleri ile arasında birtakım problemler olmuştur. İşte tahlil edeceğim izayetler böyle bir problemi dile getirmektedir. Peygamberimiz eşlerinden Hz. Ömer’in kızı Hafsa’ya bir sır söyler. Ama Hafsa bu sırrı saklayamaz, Peygamberin diğer eşi Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Aişe’ye söyler. Peygamberimiz sırrın gizli tutulmamasından dolayı serzenişte bulunur. Hafsa ve Aişe birbirlerine arka çıkarlar ve bir takım isteklerde bulunurlar. Peygamberimiz de kendilerini denemek için eşleri ile beraber olmamaya yemin eder (îlâ)(bk. Bakara, 226) ve uzlete çekilir. Bu uzlet durumu 29 gün sürer, sonra uzlete son verir. Bunun üzerine Tahrîm suresinin ilk beş ayeti iner: “Ey Peygamber! Hanımlarına de ki, “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size birtakım dünyalık (müt’a) vereyim ve sizi güzelce bırakayım. Eğer Allah’ı, Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyi olanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır” (Ah-zâb, 28–29) anlamındaki ayet de bu sırada nazil olur. Veya Peygamberimiz eşi Zeynep’in yanında bal şerbeti içer. Hz. Aişe ve Hz. Hafsa aralarında anlaşırlar. Hz. Peygamber, hangimizin yanına gelirse “Meğâfîr mi içtin, sende meğâfîr kokusu var diyelim” derler. Peygamberimiz Hz. Aişe’nin yanına gelir. Hz. Aişe Peygamberimize “meğâfîr mi içtin sen de meğâfîr kokuyor” der. Peygamberimiz, “Hayır, fakat Zeynep’in yanında bal şerbeti içtim, bir daha içmem der.” Bir daha bal şerbeti içmeyeceğine yemin eder ve bunu kimseye söylememesini ister. Meğâfîr, Peygamberimizin kokusundan hoşlanmadığı meşe ağaçlarından sızan şıradır. Veya Peygamberimiz bal şerbetini Hafsa’nın yanında içer. Aişe, Sevde’ye Peygamberimiz yanına geldiği zaman ona “Ey Allah’ın Elçisi! Meğâfîr mi içtin, sende meğâfîr kokusu var de” der. Sevde denileni yapar. Hz. Aişe’nin kendisi de yanına geldiği zaman aynı şeyleri söyler. Bu olaylar üzerine Tahrîm suresinin 1–5. ayetleri iner. Mü-fessir Kurtubî, bu rivayetlerin en sahih olanı Hz. Peygamberin eşi Zeynep’in yanında bal şerbeti içmesi, Aişe ile Hasa’nın dayanışıp yukarıdaki sözleri peygambere söyledikleri, Hz. Peygamberin de bal şerbeti içmemeye yemin ettiği ve bunu gizlediği rivayet olduğunu söylemiştir. (Kurtubî, XVIII, 177–179; bk. Yazır, VII,5085- 5096) Birinci ayette “Ey Peygamber! Allah’ın sa-na helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir” buyrulmaktadır. Bu ayette yüce Allah, “Ey Peygamber!” hitabıyla Peygamberimizi onurlandırmış ve onun Allah elçisi olduğuna vurgu yapmıştır. “Allah’ın helâl kıldığını niçin haram kılıyorsun” hitabıyla Allah’ın helâl kıldığını Peygamber de olsa haram kılamayacağını bildirmiştir. Peygamberin kendisine haram kıldığı şey, ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak yukarıda zikrettiğimiz eşleriyle beraber olmamak için veya bal şerbeti içmemek için yemin etmesidir. (Yazır, VII,5106) Tevbe suresinin 29. ayetinde peygamberin haram kılmasından söz edilmekte, A’râf suresinin 157. ayetinde ise iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kıldığı bildirilmektedir. Ancak ayetlerdeki peygamberin haram kılması ancak vahiyledir. Peygamber bile kendiliğinden helâl-haram kılamadığına göre insanlar Allah’ın helâlini haram, haramını helâl kılamazlar. “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz nimetleri haram etmeyin ve Allah’ın sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez” (Mâide, 87); “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, ‘şu helâldir’, ‘şu haramdır’ demeyin. Allah’a yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise kurtuluşa eremezler” (Nahl, 116) anlamındaki ayetlerle insanların helâli haram, haramı helâl kılmaları yasaklanmış ve böyle bir şey yapmanın Allah’a iftira olacağı bildirilmiştir. Dolayısıyla hiçbir mümin, eşini veya bir başkasını razı etmek veya bir çıkar sağlamak için veya başka gerekçelerle helâlı haram, haramı helâl kılamaz, kılarsa Allah’a iftira etmiş ve büyük günah işlemiş olur. Ayetin sonunda Allah’ın çok bağışlayan ve çok merhamet eden olduğunun bildirilmesi Allah’ın işlenen kusurları affedebileceğini beyan etmek ve peygamberin teessürünü gidermek içindir. İkinci ayette “Allah size yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır; O bilendir, hikmet sahibidir” buyrulmaktadır. “Yeminlerinizi koruyun” (Mâide, 87) emri gereğince yeminlerin korunması gerekmekle birlikte hayırlı ve iyi bir şeyi yapmama veya “îlâ” gibi konularda yapılan yeminlerde ısrar edilmemesi, yeminin bozulup kefaret ödenmesi gerekir. İkinci ayet bunu ifade etmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Her kim yemin eder sonra ondan hayırlısını görürse yeminini bozup kefaret vesin ve o hayırlı şeyi yapsın” buyurmuştur. (Ebu Davud, Ey-man, 15) Yemin kefareti Mâide suresinin 89. ayetinde şöyle beyan edilmektedir: “Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bilerek yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin kefareti ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı)bulamazsa onun kefareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefareti budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah size ayetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz.” İkinci ayetin sonunda Allah’ın müminlerin velisi olduğunun bildirilmesi, müminlerin kendi arzularına göre değil Allah’ın emrine göre hareket etmeleri gerektiğini ifade eder. “Âlim” ve “hakîm” isimlerinin zikredilmesi ise Allah’ın emir ve yasakları, insanların menfaatlerini bilerek ve hikmet ile verdiğini beyan içindir. Biz bilemesek ve idrak edemesek de Allah’ın her emir ve yasağında nice hikmetler vardır. Üçüncü ayette; “Hani peygamber eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine bunu anlatınca o, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu. “Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi” diye cevap verdi” buyrulmaktadır. Ayette sır verme konusunda titiz davranılması gerektiği, sır saklama konumunda bulunanların ağır sorumluluk altında bulundukları ifade edilmektedir. Sır saklama; ya bir kimsenin kişisel sırlarını gizli tutup başkalarına söylememek ile veya kendisine güvenilerek sır verilen kimsenin bu sırrı, sır sahibi açıklamaya izin vermediği sürece, kendi sırrı gibi gizli tutması ile gerçekleşir. Sır bir emanettir, onu başkalarına duyurmak ise emanete hıyanettir. Saklanmayan sırlar yüzünden nice kavgalar ve huzursuzluklar meydana gelmiş, plânlar bozulmuş, hedefler sapmıştır. Sır saklamak hayatın en önemli başarı sebeplerinden biridir. Sır, insanın esiridir, insan sırrını açıklarsa onun esiri olur. Sır saklamanın küçüğü de büyüğü de aynıdır. Küçüğünü saklamayan büyüğünü de saklayamaz. Ayette sözü edilen sır, Hz. Peygamberin bal şerbeti içmeyeceğine veya “îlâ” yemini veya kendisinden sonra Ebu Bekir, sonra Hz. Ömer’in devlet başkanı olacağını eşi Hz. Hafsa’ya bildirmiş olmasıdır. Hz. Peygamber bu sırrın saklanması istemiş ancak Hz. Hafsa bu sırrı Hz. Aişe’ye söylemiştir. (Yazır, VII, 5111–5113)Allah bunu peygamberine bildirmiş, Hz. Peygamber de Hafsa’ya “ben sana bunu kimseye söyleme dememiş miydim” diyerek kızmış ama onu kırmamış, rencide etmemiştir. Bu tür konular bütün aileler arasında olabilir. Aile sırları saklanmalı ifşa edilmemelidir. Eşler arasında bir kusur olduğu zaman da bu durum yuvaya zarar vermeyecek şekilde çözülmeli, sınır aşılmamalı, sözlü ve fiilî şiddet kullanılmamalıdır. Diğer taraftan bu ayet, Hz. Peygamber’in Kur’an ayetlerinin dışında da vahiy aldığını ifade eder. Peygamberimiz (s.a.s.), gaybı kendiliğinden bilemeyeceğine göre, eşinin sırrı ifşa etmesini Allah’tan aldığı Kur’an dışı bilgi ile öğrenmiştir. Dördüncü ayette; “İkiniz de Allah’a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Ama peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız bilin ki herkesten önce Allah onun dostu ve koruyucusudur, sonra Cebrail ve iyi müminler, melekler de bunların ardından onun yardımcısıdır” buyrulmaktadır. Ayette tövbe etmeleri istenen eşler Hafsa ile Aişe’dir. (Kurtubî, XVIII, 188) Her ikisi iş birliği yapıp peygambere tavır almışlardı. Yüce Allah her ikisinin Kalplerinin haktan meylettiğini bildirerek yaptıklarının tövbeyi gerektirecek bir davranış olduğunu bildirmektedir. Aişe ve Hafsa, tavırlarıyla Hz. Peygamberin sevdiklerinden uzak kalmalarına sebep olmuşlardı. Hâlbuki onların peygamberin sevdiğini sevmeleri ve onu hoşnut edecek bir tavır içinde olmaları, şaka da onu üzecek söz ve tavırlardan uzak durmaları gerekirdi. Peygamber eşi olmak bir şeref ve ayrıcalık olduğu gibi sorumluluğu da fazladır.(bk. Ahzâb, 28–34) Bu tavırlarından vazgeçmedikleri takdirde Allah’ın peygamberinin dostu olduğunu ve onu koruyacağını, vahiy meleği, diğer melekler ve salih müminlerin de ona yardımcı olacaklarını bildirmektedir. Yüce Allah hayatı boyu peygamberine yardım etmiş, onu kutlu görevinde başarılı kılmış-tır. Çağımızda müminlerin Hz. Peygamberin tebliğ ettiği dini yaşayarak ona yardımcı olmaları temel görevleridir. Bu takdirde Allah müminlere her alanda yardımcı olacak ve onları başarılı kılacaktır. Ona tavır almak, tebliğ ettiği dinin ilkelerini hayatına yansıtmamak büyük günahtır, tövbeyi gerektirir. Bu ayet bize aynı zamanda kusur işleyen, hata yapan, görev ve sorumluluğunu yerine getirmeyen eşlerin özür dilemeleri gerektiğini de ifade eder. Böyle yapılabilirse yuvanın sarsılması ve huzursuzluk önlenebilir. Hatadan dönebilmek, özür dileyebilmek ve hatasına tövbe edebilmek bir meziyettir, Allah’a itaattir ve sevap bir davranıştır. Beşinci ayette; “(Ey Müminlerin hanımları!) Eğer Peygamber sizi boşayacak olursa Rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bakire eşler verebilir” buyrulmaktadır. Peygamberimiz eşlerinden hiçbirini boşamamıştır. Çünkü boşama son çaredir, başka bir ifade ile yuvayı devam ettirememek çaresizliktir. Yuvalar hayatın sonuna kadar devam etmek üzere kurulur. İslâm çaresizlik durumunda evlilik akdinin sona erdirilmesini helâl saymıştır. Ancak Peygamberimizin beyanı ile “Helâllerin Allah’a en sevimsiz olanı evliliğin sona erdirilmesidir/boşanmadır.” (Ebû Dâvûd, Talak, 3)Beşinci ayette Allah’ın övdüğü eşlerin 6 özelliği sayılmıştır: Allah ve peygamberin emrine teslim olmak, Allah ve peygamberin emir ve ya-saklarını tasdik etmek, Allah ve peygambere itaat etmek, hatalara özür dilemek, Allah’a ibadet etmek ve oruç tutmak. Sonuç olarak; Tahrîm suresinin ilk beş ayeti önemli ilkeler içermektedir.
Hz. Peygamber Allah’ın helâl kıldığını kendisine haram kıldığı için, hanımları Peygambere saygıda kusur ettikleri, verilen sırrı saklamadıkları için ikaz edilmiştir. Diğer ilkeleri şöyle maddeleştirebiliriz:
- Allah’ın helâl kıldığı şeyler, hiçbir gerekçe ile haram kılınamaz.
- Hayır ve iyi işleri yapmamak için yapılan yeminler bozulmalı ve kefaret ödenmelidir.
- Verilen sırlar korunmalı, kimseye ifşa edilmemelidir.
- Eşlerde aşırı kıskançlık, aileyi olumsuz yönde etkiler.
- Eşler arasında bir kısım problemler olabilir. Bu problemler büyütülmeden çözülmeli, olumsuz söz ve davranışlara karşı şiddet uygulanmamalı, hatalı tutum ve davranışlardan dolayı özür dilenmeli ve Allah’a tövbe edilmelidir.
- Eşler her konuda anlayışlı ve saygılı olmalı, mecbur kalınmadıkça evliliğe son veril-memelidir.
- Mümin-Müslüman, Allah’a ibadet eden ve itaat eden, saygılı olan ve yaptığı hatadan özür dileyebilen insanlar ancak iyi eş olabilirler.
- Hz. Peygamber, Kur’an dışı vahiy almış, bu vasıta ile Allah kendisine birtakım gerçekleri bildirmiştir.
- Allah, müminlerin Mevla’sı, dostu ve yardımcısıdır. O, çok merhametli, çok bağışlayan, her şeyi bilen, her işinde hikmet bulunan ve her şeyden haberdar olandır.
- Müminler peygambere ve onun tebliğ ettiği dine sahip çıkmalı ve yardımcı olmalıdırlar.
Aile içi şiddet değil aile içi muhabbet
Aile, bir toplumu meydana getiren en küçük kurumdur. Farklı cinslerin bir araya gelmesiyle aile yuvası kurulmaktadır. Yüce dinimiz İslam aile yuvasını kutsal bir kurum olarak kabul etmekte ve aile yuvasının sağlam temeller üzerine kurulmasına da büyük önem vermektedir. Kur’an-ı Kerim’de insanların birbirlerini sevmeleri, sevgi, saygı ve huzur ortamına dayalı aile yuvalarının oluşturulması istenmektedir. Bu hususta Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır; “İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda sevgi ve rahmet var etmesi Allah’ın varlığının delillerindendir. Bunda düşünen bir toplum için elbette alınacak dersler vardır” Aile yuvasını oluşturan bireyler üzerlerine düşen görevleri ve sorumlulukları yerine getirirlerse, o aile içerisinde huzur ve mutluluk kaçınılmaz olur. Bu aile içerisinde olan huzur ve mutluluk doğal olarak toplumun huzur ve mutluluğuna yansıyacaktır. Onun için en ağır sorumluluk ailenin oluşumunu sağlayan anne ve babanın üzerindedir. Onlar aile içerisinde örnek alınan kişilerdir. Bu nedenle eşler birbirleriyle iyi geçinmeli, karşılıklı haklara saygı göstermeli, edep, terbiye ve ahlak kurallarına uyulmalıdır. Aile içerisinde doğabilecek sorunları da karşılıklı anlayış ve hoşgörü içerisinde çözmeye çalışmalıdırlar. Geçmiş de olduğu gibi günümüzde de aile içi şiddet ve sorunlar toplumumuzun kanayan yarası olmaya devam etmektedir. Eşler arasında olması gereken sevgi, saygı ve anlayış eksikliği yerini geçimsizliğe, geçimsizlik ise yerini kötü muameleye ve huzursuzluğa bırakmaktadır. Arkasından mahkemeler, boşanmalar, parçalanmış aileler ve yüzüstü bırakılmış çocuklar. Hâlbuki eşler aile yuvalarını kurarlarken iyi günde ve kötü günde birbirlerinin yanında olacaklarına dair söz vermişlerdi. Aile kurumunun devam etmesi ve sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi, karşılıklı sevgi, saygı ve huzur ortamının tesisi için, eşlerin olağanüstü fedakârlıkta bulunmaları gerekmektedir.
Her konuda bizlere örnek olan sevgili Peygamberimiz (s.a.v) aile hayatımız konusunda da en güzel örneğimizdir. O, eşlerine karşı mükemmel bir eş, çocuklarına karşı mükemmel bir baba ve torunlarına karşı da mükemmel bir dede olmuştur. Peygamberimizin aile hayatıyla ilgili bilinmeyen yönlerini öğrenmek isteyen ashab-ı kirama Hz. Aişe annemiz şöyle cevap vermiştir; “O ev işlerinde eşlerine hep yardımcı olur, odasını kendisi temizler, ayakkabısını kendisi tamir eder, söküğü olduğu zaman kendisi diker, yatağını kendisi onarır, eşlerine karşı kırıcı ve kaba davranışlarda bulunmaz, ezan okunduğu zaman da mescide giderdi. Sevgili peygamberimiz (s.a.v) eşlerine karşı kötü davranan erkeklerde hayr olmadığını da ifade etmişlerdir.
Cenabı-ı Hak Kur’an-ı Keriminde eşlerin birbirlerini örten birer elbise durumunda olduklarını ifade etmektedir. “Hanımlar sizin için birer elbise, sizde onlar için birer elbise durumundasınız” buyrulmaktadır. O halde aile huzurunun sağlanması ve sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi için eşler karşılıklı haklara saygı göstermeli ve sorumluluk bilinciyle hareket etmelidirler. Milli ve manevi değerlerin öğretildiği ilk mektep olan aile hayatının saadetini engelleyecek her türlü söz ve davranışlardan şiddetle sakınılmalıdır.
Aile içinde iyilikte yarışa var mısınız?
Aile kelimesinin ne manaya geldiğini tarife pek ihtiyaç yoktur. Her insan bunu kendi hayatından bilir. Muhtelif aile tipleri vardır; fakat hepsi de “cemiyetin temel birimi olmak” gibi ortak bir vasfa sahiptir. Aile en mühim okuldur. İnsanın aile içi eğitiminin, daha doğmadan, annesinin karnında bulunduğu sırada başladığı söylenmektedir. Bizim, ekonomisi ve teknolojisi bizden daha ileri seviyedeki ülkelere nispeten üstün taraflarımızdan biri, daha sağlam aile yapısına sahip oluşumuzdur. Bunun kıymetini bilmeli ve muhafazasına çalışmalıyız.
“Bir insana yapılabilecek en büyük iyilik nedir?” önemli bir sorudur ve cevabı titizlikle araştırılmalıdır. İnsanların bu soruya muhatap olunca, cevap verebilmekte ekseriya zorlandıkları, bazılarının da tam emin olmadan çeşitli cevaplar verdikleri görülür. Bir insana iyilik yapmak denilince insanların ekseriya aklına ilk gelen; yiyecek, giyecek, mesken gibi temel ihtiyaç maddelerini temin etmektir. Bunlar tabii ki iyilik olmakla beraber, biraz daha derin düşünülecek olursa, bir insana yapılabilecek en büyük iyiliğin ona hakikati söylemek olduğu anlaşılabilir. Çünkü insan ebet için yaratılmış ve onu Yaratan, onun en büyük ihtiyacı olarak ebedî yaşamak arzusunu insanın içine yerleştirmiştir. Ebedî yaşamak, dünyada gerçekleşmesi imkânsız boş bir hayal olmasına rağmen, ahirette ise insan için kaçınılması imkânsız bir akıbettir. Mühim olan, her bir insanın ahiretteki ebedî hayatının hangi şartlarda olacağıdır. Bu da, her bir insanın bu dünyada aklıyla ve iradesiyle imtihanının neticesinde ortaya çıkacaktır. Bu iman varsa, bir insana yapılabilecek en büyük iyiliğin ona ebedî hayatını şekavet olmaktan kurtarıp saadet olmasına vesile olabilecek hakikat derslerini verebilmek olduğunu anlamakta ve kabul etmekte güçlük çekilmez. Hakikaten yaşamak da, aslında bu hakikatle yaşamaktır. Buna rağmen, hakikati söylemek sözün muhatapta meydana getireceği tesirin ne olabileceğini dikkate almadan rastgele ve hoyratça yapılamaz; böyle yapılacaksa, o sözleri hiç söylememek daha iyidir. Çünkü: “Her zaman def-i şer, celb-i nefye râcihtir.” Yani her işte önce zarardan uzak kalmaya daha sonra fayda elde etmeye çalışılmalıdır. Tarz-ı beyan ve üslûpta hata edilip; “Ben hakikati söylüyorum.” diyerek muhatabın enesine (benliğine) ve bazı menfi hissiyatına dokunulur ve tahrik edilirse, maksadın aksi bir netice ile, zararlı bir şekilde muhatabın muhalefet damarı kabartılmış olabilir. “Her sözün doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazen zarar ihtimali olursa, sükût etmeli; fakat asla yalan söylenmemeli.” diyen asrın büyük âliminin bu vecizesi de, bu mevzuda mühim bir ölçüdür. Vefat etmek üzere olan birinin yanında yüksek sesle kelime-i tevhit veya kelime-i şehadet söylenirken, o kişinin bu tavsiyeye uymaması veya reddetmesi ihtimalinin doğurabileceği çok büyük zarar sebebiyle, ona “Sen de söyle!” demenin yasaklanmasındaki hikmet de bununla ilgilidir. Hakikat; muhalefet hislerini tahrik etmeden söylenmeli Genelde olduğu gibi aile içinde iyilikte yarışırken, bir insana yapılabilecek en büyük iyilik, ona hakikati söylemek; fakat usulünce, muhalefet hislerini tahrik etmeden, İslâm’daki tebliğ metotlarına uygun olarak söylemektir. Her aile içinde midelerin doyurulması için bir faaliyet vardır. Midelerin doyurulması insanlar için ihtiyaç olmakla beraber, ruhların ve maneviyatların doyurulması da mühim bir ihtiyaçtır. Midelerin doyurulması için sarf edilen zaman, gayret, dikkat ve itina, ruhların ve maneviyatların doyurulmasında ve bilhassa ailede, asla ihmal edilmemelidir. Yemek tarifi kitaplarının, en çok satılan kitap çeşitlerinden olduğu söylenmektedir. Mesleği aşçılık olanlar, yemek yapmayı ya okuluna giderek veya usta-çırak eğitimi sistemi ile öğrenirler ve ayrıca yemek kitabı alarak yemek yapmayı öğrenmek ihtiyacını pek duymazlar. Yemek kitaplarını çokça satın alanlar, aile içinde yemek yaparak aile hayatında paylaşılacak maddî gıdalar, lezzetler hazırlamaya çalışanlardır. Bu, onların aile fertlerine iyiliğidir. Bu iyilik gibi, ihmal edilmemesi icap eden diğer bir iyilik olarak, ebedî saadetlerin yolunu açan hakikatleri birbirlerine hazmedebilecekleri ve lezzet alabilecekleri şekillerde sunmak için aile fertlerinin fikirle, zikirle, şükürle, merhametle, hürmetle, şefkatle ve bunlar gibi ulvî hislerle birbirleriyle iletişim kurmaları ve bu şekilde aile içinde iyilikte yarış halini göstermeleri, ne güzel ve ne faydalı bir yarış olur. Böyle bir yarışa var mısınız?
Aile içi görevlerimiz
Allah Teâlâ bir ayetinde “İnsan başıboş yaratıldığını mı zannediyor” buyurmaktadır. Bu ayetten de anlaşılacağı gibi insanlar sorumsuz ve başıboş yaratılmamıştır. Bazı hakları olduğu gibi, görevleri de vardır. Bu görevlerini yerine getirmeyen insan, ne bu dünyada ne de öbür dünyada sorumluluktan kurtulabilir. Bu görevleri şu şekilde özetleyebiliriz; Dini görevlerimiz, Kendimize karşı görevlerimiz, Aile içi görevlerimiz, Çevremize, vatan ve milletimize karşı görevlerimiz ve aile içi görevlerimiz konusu üzerinde durmak istiyorum.
Karı koca ve çocuklardan meydana gelen en küçük insan topluluğuna aile denir. Ailelerin birleşmesinden de Millet meydana gelir. Aile huzurlu ve mutlu olursa Millet de huzurlu ve mutlu olur. İstatistikler suçlu çocukların büyük çoğunluğunun mutlu ve huzurlu bir ailesi olmayan çocuklardan meydana geldiğini göstermektedir. Milli ve manevi değerler ilk önce ailede öğrenilir. Ailede saygı ve sevgi ilk önce karı koca arasında olmalıdır. Allah Teâlâ da “Hanımlarınıza iyilikle muamele ediniz.” (Nisa 4/19) “Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet meydana getirmesi de onun varlığının delillerindendir.” (Rum 30/21) “Mal, servet ve evlatlar dünya hayatının süsüdür.” (Kehf 18/46) buyurarak insanın kalbine bu aile sevgisini koyduğunu ifade etmektedir. Peygamber efendimiz de “Dikkat ediniz ki, sizin hanımlarınız üzerinde, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır.” (Riyazü’s Salihin,1/318), “Sizin hayırlınız hanımına vurmaz”(Tefsir’i Ayati’l Ahkam 1/476) Hz. Aişe de, “Peygamberimiz hiçbir hizmetçiye veya hanımına kesinlikle vurmamıştır.” (Sünen’i Ebu Davut 4786) buyurmuştur.
Aile içi görevlerimizi, karı kocanın birbirine karşı görevleri, anne ve babanın birbirine karşı görevleri, çocukların anne ve babasına karşı görevleri, kardeşlerin birbirine karşı görevleri, ailemizin birer parçası olan hısım ve akrabalara karşı görevlerimiz şeklinde özetleyebiliriz.
Karı koca birbirini sevmeli ve saymalıdır. Koca, ailesinin yiyecek, giyecek, barınma ve diğer ihtiyaçlarını helal yoldan karşılamalı. Ailesinin dini ve ahlaki görevlerini yapmada yardımcı ve uyarıcı olmalı. Ailesine, evine, bağlı olmalı, namusunu korumalı, kaba ve kırıcı olmamalı, nazik ve yumuşak olmalıdır. Kadın çocukların terbiyesinde kocasına yardımcı olmalı, tutumlu olmalı, israf etmemeli, evine bağlı olmalı, namusunu korumalı, Peygamberimizin “Kadın, kocası kendisinden razı olarak ölürse cennete girer.” buyurduğunu unutmamalıdır. Çocuklar anne ve babaya Allah’ın emanetidir. Onların terbiyesinden sorumludurlar. Çocukların bedenen ve ruhen iyi yetişmesini sağlamak, onlara haram yedirmemek, güzel bir isim koymak, ailesine, dinine, vatan ve milletine karşı hayırlı bir evlat olarak yetiştirmek, güzel ahlaklı olmasını sağlamak, dini görevlerini öğretmek, tahsilini yaptırmak, güzel bir meslek sahibi olmasını sağlamak, onları kötü çevreden ve kötü alışkanlıklardan korumak, onları sevmek ve onlarla ilgilenmek, onların arasında ayrım yapmamak ve onları hayırlısı ile evlendirmek anne ve babanın görevleri arasındadır.
Anne ve Babaya iyilikte bulunmak, geçim sıkıntısı içindeyseler onların geçimini sağlamak, onları incitmemek, onlara karşı güler yüzlü ve tatlı sözlü olmak, onların sözünü dinlemek, onlar ihtiyarladığında “üf” bile demeden onlara bakmak, öldüklerinde hayırla anmak, dua etmek, onlar için hayır yapmak, vasiyetlerini yerine getirmek, dostlarına iyilikte bulunmak da çocukların görevleri arasındadır. Allah Teâlâ bir ayetinde “Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa onlara “Üf” bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle, onlara tevazu kanadını ger ve deki “Ey Rabbim onların bana, ben küçükken acıdığı gibi sen de onlara merhamet eyle” (İsra 23/24) buyurmaktadır. Peygamberimiz de bir hadisinde: “Ya Rasulallah annem ve babam öldükten sonra da onlar için yapabileceğim bir iyilik var mıdır? diye soran bir sahabeye, “Evet onlara dua etmen, onların bağışlanmasını dilemen, vasiyetlerini yerine getirmen akrabalarını gözetmen, dostlarına ikram etmendir.” (Riyazü’s Salihin 1/374) buyurmuştur.
Kardeşler arasında sevgi samimiyet ve birlik olmalıdır. Miras, para, mal gibi şeyler kardeşlerin arasını açmamalı, her kardeş kendisi fedakâr olmalıdır. Büyük kardeşleri ana baba gibi saymalı, onu anlaşmazlıklarda hakem kabul etmeli, o da adil olmalı haksızlık etmemelidir. Kardeşler birbirine daima yardımcı olmalı, düşenin elinden tutmalı ve karşılık beklemeden iyilik yapmalıdır. Aile içinden sayılan hısım ve akrabaların da ailemizin birer parçası olduğunu unutmamalı onlara sevgi ve saygı göstermeli muhtaçlarına yardım etmeli, onları zaman zaman ziyaret etmeli, mektup veya telefonla arayıp hal hatırını sorup akrabalık bağlarını kuvvetlendirmelidir. Amca, dayı, teyze ve halaya baba-anne gibi saygı göstermelidir.
Aile içi görevlerimizi bu şekilde yaptığımız takdirde ailecek ve dolayısıyla da toplum olarak ne kadar huzurlu olacağımızı takdir edersiniz. Cenabı-ı Hak’tan huzur dolu bir aile yuvası, mutlu bir cemiyet ve birbirini seven ve sayan bir toplum olmamızı niyaz ediyor saygı ve sevgiler sunuyorum.
Aile müessesesinde temel faktör nedir?
Kâinat nizam ve hikmet beldesi… Onda ne gayesiz tek bir element, ne de hikmetsiz, vazifesiz bir tek bileşik var. Birbirine yardım ederek bir beden teşkil eden organlardan, güneş sistemine ve yıldız kümelerine kadar bütün kâinat bize şu hakikati ders veriyor. Âlemde gereksiz, hikmetsiz hiçbir birliktelik mevcut değil. Bu yardımlaşma silsilesinin en kıymetli halkası: Aile... Elbette onun da çok kıymetli bir gayesi olmalı. Nedir bu gaye? Bu sorunun cevabı, “tarafların şehvet tatminleri” olamaz. Zira böyle bir cevap ile akla hemen şöyle bir soru gelir: Aile hayatı bu gayeyi dar bir kalıba sıkıştırmış olmuyor mu? Bu noktada hayvanlar âlemi insanlardan çok daha ileri değil mi? Sorumuza bir başka cevap arıyor ve şöyle diyoruz: Kadın ve erkeğin ayrı ayrı kabiliyetleri, başka başka hususiyetleri, aile çatısı altında ortak olarak değerlendiriliyor ve taraflar her hususta birbirini tamamlıyorlar... Bu cevapta bir hakikat payı olmakla birlikte, mesele sadece dünya hayatının rahat ve huzuru açısından değerlendirildiğinde, bu cevap da ruhu tatmin etmiyor. Karşımızda, dününden kedersiz, yarınından endişesiz ve her türlü ihtiyacını rahatlıkla gören bunca hayvan varken böyle bir cevapla nasıl tatmin olabiliriz?
Bu düşünce bizi sorunun gerçek cevabına götürüyor: Bu dünya hikmet dünyası ve sebepler âlemi... Ne gökten elma yağıyor, ne yerden insan bitiyor. Meyve için ağaca, çocuk için izdivaca ihtiyaç var. Bu bir ilâhî kanun. Taraflar bu kanuna riayet ettikleri takdirde, nasiplerinde de varsa, kendilerine çocuk ikram ediliyor. Dünyaya imtihan için gönderilen ve yol iz tanımayan bu küçücük misafirin emrine Cenabı Hak, onun ebeveynini veriyor; onları buna hizmet ettiriyor. Bu hizmetçiler için bu küçük misafir, bir yönüyle lütuf, bir başka yönüyle azap vesilesi. Zaten, bebeklerle hayvan yavrularının ve dolayısıyla da evlenmeyle çiftleşmenin en büyük farkı da bu noktada karşımıza çıkıyor. Evet, çocuk, ebeveyni için bir lütuftur. Çünkü onlar Allah’ın bu narin, nazlı ve cennet namzedi bahtiyar mahlûkuna yaptıkları hizmetler için sevap kazanıyorlar. Ona yedirip içirdikleri, onlar için bir sadaka oluyor. Hayatında bir tek muhtacın dahi yüzünü güldürmemiş en cimri bir insan bile, çocuklarına yaptığı masraflar dolayısıyla sadaka sevabına nail oluyor. Yine lütuf, çünkü, o çocuğa nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde, ilâhî emirleri tebliğ ve insanları irşat şerefinden, o ulvî peygamberlik görevinden, küçük bir dairede de olsa hissedar olmuş oluyorlar. Ayrıca o çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden de hisse alıyorlar...
“Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (Tahrim Suresi, 6) “Hepiniz çobansınız, hepiniz idare ettiğiniz kimselerin hukukundan sorumlusunuz.” ( Buhari, Cuma,11;Müslim, İmaret,20) Çocuk diğer yönüyle bir azap vesilesi... Zira ebeveyni o ilâhî emanete, o cennet yolcusuna Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine layıkıyla dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu tutuluyorlar. “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitnedir” (Tegabün Suresi, 15) “Anne-babanın çocukları üzerindeki hakkı nedir?” diye soran bir adama, Resul-ü Ekrem (asm.) şöyle buyurdu: “Onlar senin ya cennetin, ya da cehennemindir.” Kısacası, “aile” ve dolayısıyla “evlenme” denilince, akla ilk olarak çocuk ve onun terbiyesi gelmelidir.
Ailede huzur
Aile, toplumun temelidir. Toplumun çekirdeğini teşkil eden ve birbirine akrabalık bağı ile bağlı bireylerin, karşılıklı hak ve vazifelerine riayet ederek sağladıkları huzur, aynı zamanda toplumsal huzurun kaynağını oluşturmaktadır. Bu nedenle dinimiz, aile yapısının sağlam olmasına büyük önem vermiş ve Peygamberimiz de bu hususta Müslümanlara örnek olmuştur.
Kur'an-ı Kerim'de, insanların birbirlerini sevmeleri ve huzur içerisinde olmaları konusunda, ailenin önemi şöyle ifade edilmiştir: "Kaynaşmanız için size kendi(cinsi)nizden eşler yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de, O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” Aile bireyleri, hep birlikte üzerlerine düşen yükümlülükleri yerine getirirlerse, ailede huzur ve mutluluk olur. Ailede en ağır yük, anne-babanın omuzlarındadır. Onlar, aile içerisinde örnek alınan bireylerdir. Anne-babanın birbirleriyle iyi geçinmeleri, edep, terbiye, disiplin ve güzel ahlâk kurallarına uymaları gerekir. Bu, dinimizin bir emridir. Aile içerisinde doğabilecek sorunlar karşılıklı anlayış, hoşgörü ve aile olma bilinci içerisinde, büyütülmeden çözülmelidir. Cenabı-ı Hak, aile bireylerinin birbirlerine karşı fonksiyonları ve ailede çıkan problemin çözümü hakkında şöyle buyurmuştur: “Hanımlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbise durumundasınız.”
“Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdardır.”
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre eşler, birbirini tamamlayan bir bütündür. Bu bütünlüğün devamını sağlamak için elden gelen gayret sarf edilmelidir. Toplum olarak hepimiz, ailelerin devamlılığını sağlamakla yükümlüyüz.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bir eşin hoş olmayan davranışları yanında, güzel davranışlarını da dikkate alarak eşlerin, birbirlerine kin beslememelerini istemiş ve: "Müminlerin imanca en mükemmeli, ahlâkı en güzel olanı ve ailesine yumuşak davrananıdır" buyurmuştur.
Dinimiz, insanların aile kurmalarını teşvik etmiştir. Çünkü aile hayatında, bireylere yönelik sayısız yararlar vardır. İnsan aradığı ve fakat hiçbir yerde bulamadığı huzuru ailede bulabilir. Çocuk sahibi olmak ve tarifi imkânsız sevgiyi tatmak bile, başlı başına huzuru temin eden en güçlü amillerden birisidir. Hiç kimse, başka insanlara bağımlı olmaksızın yaşama imkânına sahip değildir. Herkesin bir eşe, bir yoldaşa mutlaka ihtiyacı vardır. Hayatın her safhasında bu ihtiyacı herkes mutlaka hissedecektir. Huzuru ailede değil de başka yerde arayan insanlar, er geç yanıldığını anlayacaklardır. Hayat bunun örnekleriyle doludur.
Allah ailevi sorunlarımızı gidersin, daimi mutluluk ve birbirine saygı gösteren eşlerden eylesin.


Ekran Alıntısı.JPG


Ekran Alıntısı.JPG

radyo-1_2c406.jpgradyo-2_bc756.jpgradyo-3_4e6a6.jpg

 

MILAS

1-e1392026716167.png

2-e1392027888224.png

3-e1392027941568.png

haberihbargf.gif

reklamsabit-icasagi.gif

Proje kapsamında yıkım çalışmalarına başlanıldı
Diyabete karşı pedalladılar
Barış Saylak'ın il müdürü olarak atanmasında elde ettiği siyasi başarının etkili olduğunu görmek lazım...
“Hizmetten rahatsız olan bir zihniyet var”
Gönül: “Biz hiçbir gencimizden vaz geçmeyeceğiz”
Muğla, uluslararası arıcılık ve çam balı kongresine hazırlanıyor
Polis memuru Utku, fırçasıyla maharetini sergiledi
TGF’den‘Dijital Medya’ Paneli

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

ihbarhatti_bddec.jpg

İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech